10.02.2012

Gesi Bağlarında Muhteşem Bir Köy ve Hikayesi

Kayabağ köyü Gesi'ye 2, Kayseri'ye 20 km uzaklıkta kurulmuş olan, bağlarla çevrili, insanı her dem motive edici bir atmosfere sahip ülkemizin nadide köylerinden biridir....


Hemen herkesçe eski adıyla Darsiyak olarak bilinir, Kayabağ adını daha sonradan almıştır, ancak yöre insanı eski adını daha yaygın olarak kullanmaktadır. Köyün nüfusu son yıllarda Kayseri şehir merkezi ve büyük şehirlere verdiği göç nedeniyle oldukça azalmış olsa da, yazın 2000 kişiyi bulmaktadır. Köy halkının büyük kısmı su an; İstanbul, Bursa, Ankara ve yurt dışında özellikle Belçika ve Hollanda'da yaşamaktadır.
Kayabağ köyü eski zamanlardaki ihtişam ve güzelliğini günümüze taşıyabilmiş ender köylerdendir, köy halkı Rumların ayrılmasıyla onlardan kalan evlere sahip çıkmış, bakım ve onarımını kendi imkanlarıyla yapmışlardır, köydeki tarihi değer taşıyan yapıların başında 1837 yapımı Yanartaş Rum Kilisesi gelmektedir, köyün Yukarı Mahallesinde bulunan kilisenin bahçe kısmında koy okulu yer almaktadır.
Kayabağ koyu su kaynakları açısından zengin bir varlığa sahip görünmektedir, dereler ve Efkere ile Kayabağ arasındaki baraj koyun yeşil görünümüne büyük katkıda bulunmaktadır, ancak son yıllarda Gürpınar kasabasından gelen suyun Gürpınar ve Gesi arasındaki paylaşımı sorunu kuraklık tehlikesini ciddi bir şekilde hissettirmektedir.
Kayabağ köyünün arkasında Kara Tepe adıyla bilinen bir tepe bulunur, bu tepenin arkasında görenlerde büyük heyecan uyandıran geniş bir kanyon yer alır, bu bölgede yüksekliği 7-8 m olan bir şelale, çok eski zamanlardan kalma kaya evleri, peri bacaları seklinde oluşumlar ve halk tarafından Hasan Efengi adıyla bilinen 8 katlı mağara yer alır, bu yapı uzaktan bir kaleyi andırmakla beraber, hazine arayıcıları tarafından ülkemizdeki birçok tarihi yapı misali zarar verilmiş ve orijinal şeklini kaybetmekle yüz yüze bırakılmıştır.
Kayabağ köyü ünü türküsüyle ülke sınırlarımızı aşmış olan “Gesi bağlarını” barındırmaktadır. Burada yetişen kayısı, ceviz, üzüm, elma gibi meyvelerin tadına doyum olmaz.
Kayabağ koyunun en büyük avantajlarından biri şehir merkezine yakınlığı olagelmiştir, köyden özellikle geceleri şehir merkezini seyretmek ayrı bir zevktir.
Her haliyle örnek bir koy olarak referans alınması gerektiği kanaatinde olduğum Kayabağ köyüne fırsatı olanların gelerek kendi gözleri ile temasa etmeleri tavsiyemdir.


EVLER CAM CAMA, İNSANLAR CAN CANA İDİ
Bu evlerde yaşayan insanlar, evler cam camaydı, insanlar can canaydı diyorlar. Daracık sokaklar ve evlerin çıkmalarındaki pencereler birbirine o kadar yakın ki bir evin camından diğer bir eve rahatlıkla komşu hanım pişirdiği keteden ikram edebiliyor. Birbirine bağlı olan çocuklar, arkadaş mı kardeş mi olduklarını unutuyorlar. Yaz günü küfül küfül esen Erciyes'in rüzgarı, bu dar sokakların arasını da başka bir oturma mekanı haline getiriyor.
Hasan Efengi’nin Hikayesi:

Hasan Efengi Kayseri-Gesi- Darsiyak (Kayabağ köyü) köyünde yaşamış, yiğit bir Türk gencidir.
Hasanın annesi çok yiğit, Muğlalı bir efenin kızıymış bu yüzden, Hasan “efe oğlu” anlamına gelen “efengi” lakabıyla anılırmış.
Hasanın babası yiğit bir Türk levendiymiş, Muğla da görevli iken, Muğlalı bir efenin kızı ile tanışıp evlenmişler. Karısını kendi memleketi olan Kayserinin Gesi - Darsiyak Köyüne getirip, orada yaşamlarını sürdürmeye başlamışlar.
Dasiyak Köyünde Osmanlılar zamanında, Türk genci Hasan, bir Ermeni kızına aşık olur. Kızın adı Sofia.
Hasanın ailesi kızı istemeye gitmişler, Sofianın ailesi, “oğlunuz Hıristiyan olur ve Agop ismini alırsa ancak o zaman kızımızı veririz” demişler.
Hasanın ailesi bunun üzerine köyün imamına gidip fikir danışmışlar. “Oğlumuz Sofia’yı seviyor, kızı istemeye gittik fakat oğlunuz Hıristiyan olursa kızımızı veririz” derler. İmam da: “Hıristiyan olurum demekle Hıristiyan olunmaz, iman kalptedir, dinimizce sakıncası yoktur, kızı alana kadar tamam Hıristiyan oldum diyebilir oğlunuz” demiş.
Bunun üzerine, Sofia’nın ailesine giderek, “teklifinizi kabul ediyoruz, oğlumuz Hıristiyan olacak ve Agop ismini alacak” diyerek kızı yeniden istemişler. Bunun üzerine Ermeni aile, kızları Sofia’yı Hasan’ a vermişler.
Düğün günü gelmiş, Sofia’ nın ailesinin adeti üzerine düğünde, Ermeni kilisesinde yemek şöleni ile nikah bu sırada yapılırmış. Ama nikahın olacağı gün Hıristiyanların oruç gününe rastlamış, yemek sırasında Hıristiyanlar oruçlu oldukları için, yağlı yiyecekleri “yağlısın ama yağsızsın” diyerek yemeleri, kalben Müslüman olan Hasana çok ters gelmiş. Hasan eline yağlı ekmek alıp, nikahı kıyacak papaza: “bu ekmek yağlı mıdır”, papaz: “evet” demiş, bunun üzerine Hasan: “yağlı yağsız olur mu”, papaz: “hayır” deyince, “Hasan’da Agop olmaz” deyip, atının terkisine Sofia’yı alıp kaçırmış.

Asıl öykü bundan sonra başlıyor:

Hasan kızı alıp, dağlara kaçırıyor, bir rivayete göre Erciyes’e, diğer bir rivayete göre ise Toroslara kaçırıyor. Kızın babası ve yakınları peşlerine düşüyorlar, fakat yetişemiyorlar. İzlerini kaybettirdiklerinde Hasan ve Sofia evleniyor, çoluk-çocuğa karışıyorlar. Zamanla Sofia’ da Müslüman oluyor. Yıllar sonra memleket hasreti ile köylerine dönmeye karar veriyorlar. Köylerine gelirken yolda bir Rum bunları tanıyor ve gidip Ermenilere haber veriyor. Ermeniler de yollarını kesip Hasan’ın karısı Sofia ile bir kız bir erkek çocuklarını öldürüyorlar. Hasan ve küçük oğlu yaralı olarak kurtuluyorlar. Türkler, Hasan ve oğluna yardım ediyorlar. Zamanla Hasan ve oğlu iyileşiyor fakat Hasan’ın içinde Ermenilere karşı bir öfke gelişiyor. Ermenilerden yaptıklarının intikamını almak istiyor. Ermenilerden korunmak ve intikamını almak için, şimdi köyde Karatepe mevkiinde Hasan Efengi olarak bilenen kaleyi ve mağarayı yaptırıyor. Sonuçta katledilen eşinin ve küçük çocuklarının intikamını alıp, kızın babasını etkisiz hale getiriyor ve kalesine çekiliyor. Şimdi o kaleye “Hasan Efengi orda mısın” diye bağırınca karşıdan “evet buradayım” yine “Hasan Efengi hayatta mısın” deyince karşıdan “evet hayattayım” diye yankı yaptığı ve bu sesleri gönül gözü açık olanların duyduğu anlatılırmış.

Hasan Efengi köprüde Ermenilerce katledilmiş, bu sırada Hasan’ a hiç yardım eden olmadığı için, bunun üzerine annesi Hasan’ın ardından şu ağıdı yakmıştır:

Darsiyak derlerde derenin içi
Neydi vurdular Hasanın suçu
Al kanlar içinde kaküllü saçı
Yürü Hasan yürü dostun yoğumuş

Darsiyak içine kurmayın pazar
Kondurmayın sinekleri yareler azar
Hasan öldü diye kırat boş gezer
Yürü Hasan yürü dostun yoğumuş

Kayabağ ( Darsiyak ) Köyü'nde Lakaplar:

1-) Paşa Ağalar,
2-) Polisler,
3-) Atikalar,
4-) Cavanlar,
5-) Deli Osmanlar,
6-) Çenesizler,
7-) Sebedekler,
 8-) Müdürler,
9-) Kaçamazlar,
10-) Öküzcüler,
11-) Arap Oğulları,
12-) Arap Kızları,
13-) Konaklar,
14-) Düdükçüler,
15-) Kel İsmailler,
16-) Kel Kızlar,
17-) Katırcılar,
18-) Hellolar,
19-) Mışkırlar,
20-) Muhacirler,
21-) İbililer,
22-) Sakarlar,
23-) Kinanlar,
24-) Şakir Ağalar,
25-) Kara Aliler,
26-) Abdi Dayılar,
27-) Kamberliler,
28-) Çopurlar,
29-) Çomular,
30-) Cambazlar,
31-) Emir Çavuşlar,
32-) Memiş Ağalar,
33-) Zeynepler,
34-) Çimenler,
35-) Cadı Oğulları,
36-) Şeyhağalar

Darsiyaklı Gülnazik’in Hikayesi

Tahminen 1890’lı yıllarda Darsiyaklı bir Rum papaz , köyün ileri gelen Türk ailelerinden birinin kızını, birkaç rumla birlikte zorla Yunanistan’a (Atina’ya) kaçırmışlar. Kızın ismi Gülnazik.

Gülnazik, bu papazla zorlada olsa evlenmiş ve 3 çocukları olmuş. Çocukların isimlerini, Vasilis, Helena (veya Eleni) ve Anna (veya Hanna) diye yazmışım. (Anlatılanlardan hatırladığım ve yazdıklarıma göre)

Gülnazik, yıllar geçmesine karşın, Darsiyak’ı yani köyünü unutamamış, aklı sürekli köyünde imiş. Bazen, Türkiye’ye gitmek için planlar yaparmış. “Türkiye’ye gittikten sonra nasıl olsa köyüme giderim” diye düşünürmüş.

Bir Kurban Bayramı arefesinde, Atina Limanı’nda Türk Bayrağı (Osmanlı Bayrağı) taşıyan bir gemi görmüş ve evine gelerek kocasına “Her ne kadar çocuklar ve sen Hristiyan olsanız da ben Müslümanım, bugün Müslümanların bayramının arifesi, dolayısıyla çocuklarıma bayram kıyafetleri giydirip gezdirmek istiyorum” diyerek evden ayrılmış ve doğruca limanda demirli Türk gemisinin kaptanına giderek kendisini de Türkiye’ye götürmesini istemiş; kaptana kısaca hikayesini de anlatmış.

Gemi limandan demir alıp Ege Denizi’nde yol alırken, kendi öz çocukları olmasına karşın; çocuklarının babasının bir Rum papaz, çocuklarının da Hristiyan ve Yunanlı olmasını içine sindirememiş ve çocuklarını öpüp, kokladıktan sonra denize atmış. Daha sonrada şu dizeleri söylemiş:

Atina’nın odası, çifte yanar sobası
Üç yavrum var idi ama, Yunan idi babası
Atina’nın ayranı, yarın kurban bayramı
Gülnazik’i sorarsan, yolda kesti kurbanı (Çocuklarını denize attıktan sonra söylemiş. Bir bakıma Kurban Bayramı’nda çocuklarını kurban etmiş)

Atina’da gavur çok, yunanda iman yok
Sür gemici gemiyi benim gavurdan korkum yok

Atina’da pul buldum, aldım koynuma koydum
Üç yavruyu atarken, vapur yolunda durdum

Gemiciye dedim Ben Türküm, aslım Darsiyaklı
Gülnazik gideli Darsiyak hep yaslı
  
Gemi Türkiye topraklarına yaklaşınca da şu dizeleri söylemiş:

Türkiyem’e yaklaştım duydum ezan sesini
Gam yemem artık versem son nefesimi

Kaynak: S.Burhanettin AKBAŞ, Bünyan ve Yöresi Halk Edebiyatı Folklor ve Etnografyası, Kayseri, 1994

KAYABAĞ KÖYÜ (DARSİYAK) ESKİ EVLERİNİN ÖZELLİKLERİ

Kayabağ Köyü' nün eski evlerinin genelin de hayat (avlu) dan girilen in (küçük veya büyük mağaralar) bulunur. Bu inler büyük, küçük bölümlerden oluşur. İlk bölümleri genellikle ahır olarak kullanılır. Küçük ve büyük baş hayvanlar bu ahırlarda beslenirdi. Yazları serin, kışları sıcak olan bu inler kayalardan oyularak büyük emekler sarf edilerek, insan gücü ile yapılmışlardır. İnlerin daha iç kısımlarına mevsimine göre yiyecekler konulur. Buraya konulan yiyecekler bozulmadan uzun süre bekler. Çömlek peyniri, kışın yenecek meyveler buralara konularak tazeliklerini uzun süre korurlardı.

Kayabağ köyü evlerinin en önemli özelliklerinden birisi de ''Tandır Evleri'' dir. Tandır evleri hayat içerisinde bir bölümde yapılabildiği gibi, oda içerisinde de olabilir. Oda içerisinde tandır bulunan odaların damında dumanı çekecek delikler olur, ekmek ve yemekler bu tandırlarda pişirilirdi. Eğer tandır oda içerisinde ise ateş gündüzden yakılır. Alevli ateşi bitip, dumanı çekilen tandır üzerine iskemle (dört ayaklı masa) konulur. Özel hazırlanmış büyük örtüler masa üzerine, odayı kaplayacak şekil de serilir di. Yataklar bu örtü altına yerleştirilerek, tandır evleri yatma yeri olarak da kullanılırdı.

Evler, kesme küçük ve büyük yonu taşlardan yapılır. Damları kalın ardıç direkler üzerine örtülen sal taşlarla kapatılır, bunlar üzerine de su akıtmayacak şekil de toprakla örtülürdü. Her evin damında toprağı sıkıştırması için bir adet dam yuvağı bulunurdu. Yakın zamana kadar kiremitli çatısı olan birkaç ev vardı.  Burhanettin Akbaş


Soma Toplumsal Dönüşüm Projesine destek olun!

1 yorum:

BU KİLİSENİN AYNISI NİĞDEDE VAR MİMARI AYNI YAPI AYNI ÇİFTEHAN KASABASI

Yorum Gönder